Bir deprem, Soğuk Savaş ve geleceği başkaları tarafından çizilen bir şehrin hikâyesi
Üsküp’te bir saat var.

Çalışmıyor.
Ama kimse tamir etmiyor.
Şehrin merkezindeki eski tren istasyonunun cephesinde, akrep beşin biraz ilerisinde, yelkovan on yedinin üzerinde duruyor.
05.17.
İlk bakışta üzerinde duracağınız bir şey değil.
Eski bir bina. Eski bir saat. Balkanların herhangi bir şehrinde karşılaşabileceğiniz türden, geçmişten kalmış küçük bir ayrıntı.
Fakat Üsküp’te bazen küçük ayrıntıları takip ederseniz, kendinizi çok daha büyük hikâyelerin içinde buluyorsunuz.
Bu da onlardan biri.
Çünkü o saat bozulmadı.
Bir şehrin zamanı orada kesildi.
26 Temmuz 1963 sabahı saat 05.17’de Üsküp’ün altında yer hareket etmeye başladı.
Yaklaşık yirmi saniye sonra şehir artık aynı şehir değildi.
Bugün saat hâlâ aynı dakikayı gösteriyor. Eski istasyonun ayakta kalan kısmı Üsküp Şehir Müzesi olarak kullanılıyor ve saat, depremin en tanınan hafıza nesnesi olarak korunuyor.
Ama bu hikâyeyi ilginç yapan şey saatin neden durduğu değil.
Onu zaten tahmin edebilirsiniz.
Asıl soru şu:
Saat durduktan sonra şehir neden tamamen başka bir yöne gitmeye başladı?
Bunun cevabı için önce o sabaha dönmemiz gerekiyor.
Yirmi saniye

1963’te Üsküp bugünkü Kuzey Makedonya’nın başkenti değildi.
Çünkü Kuzey Makedonya diye bağımsız bir devlet henüz yoktu.
Üsküp, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni oluşturan altı cumhuriyetten biri olan Makedonya Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkentiydi.
Ve büyüyordu.
Şehrin Vardar’ın kuzeyindeki eski dokusunda Osmanlı döneminin Üsküp’ü hâlâ açık biçimde görülebiliyordu. Çarşı, hanlar, hamamlar, camiler, Kale ve Taş Köprü…
Nehrin diğer tarafında ise 20. yüzyılın başka bir Üsküp’ü gelişiyordu.
Yani deprem vurduğunda ortada tek bir şehir yoktu aslında.
Yüzyılların üst üste koyduğu birkaç Üsküp vardı.
Sonra yer sallandı.
Bugün USGS’nin tarihsel kataloğu 26 Temmuz 1963 depremini Mw 6,0 olarak kaydediyor. Merkez üssü Üsküp’ün hemen yakınındaydı ve tahmini odak derinliği yaklaşık 15 kilometreydi. Eski kaynaklarda farklı büyüklük rakamlarına rastlanabiliyor; bunun önemli nedenlerinden biri tarihsel depremler için kullanılan ölçüm yöntemleri ve sonradan yapılan yeniden hesaplamaların aynı olmaması. Güncel ISC-GEM/USGS kaydı açısından esas alınabilecek değer 6,0.
6,0.
Kâğıt üzerinde tek bir rakam.
Fakat şehirler rakamlardan yapılmıyor.
Yapı kalitesi, zemin, depremin konumu, nüfusun dağılımı…
Hepsi aynı anda devreye girdi.
Sonuç ağırdı.
Binden fazla insan hayatını kaybetti. Binlerce kişi yaralandı. Yapıların çok büyük bölümü yıkıldı veya ağır hasar gördü. OSCE’nin 50. yıl değerlendirmesinde yaklaşık yirmi saniye içerisinde şehirdeki yapıların yüzde 80’inin yıkıldığı veya zarar gördüğü belirtiliyor.
Yirmi saniye.
Üsküp’ün bundan önceki hâlinin oluşması yüzyıllar sürmüştü.
Onu değiştirmek için yirmi saniye yetti.
Normalde burada hikâye enkaz, ölümler ve yeniden inşa ile devam eder.
Fakat Üsküp’te öyle olmadı.
Çünkü depremin hemen arkasında başka bir şey vardı.
1963 dünyası.
Ve 1963 dünyası pek sakin bir yer değildi.
Dünyanın birbirinden nefret ettiği bir zamanda

Bir yıl geriye gidelim.
Ekim 1962.
Küba Füze Krizi.
ABD ve Sovyetler Birliği, insanlığın nükleer savaşa belki de şimdiye kadar geldiği en yakın noktalarından birinde karşı karşıya.
Berlin Duvarı henüz yeni.
Avrupa fiilen ikiye bölünmüş.
Washington başka bir gelecek anlatıyor.
Moskova başka bir gelecek.
İki taraf da kendi sisteminin insanlığın doğru yönü olduğunu söylüyor.
Ve bu iki dünyanın arasında Yugoslavya var.
Tito’nun Yugoslavyası.
Burayı önemli yapan da bu.
Yugoslavya sosyalistti ama Sovyet uydusu değildi.
1948’de Tito ile Stalin arasındaki kopuş, ülkeyi Doğu Bloku içerisinde sıradan bir uydu devlet olmaktan çıkarmıştı. 1961’de Belgrad, Bağlantısızlar Hareketi’nin ilk zirvesine ev sahipliği yaptı.
Yani haritaya baktığınızda Üsküp yalnızca Balkanlarda bir şehir değildi.
Doğu ile Batı arasında kendi alanını açmaya çalışan sıra dışı bir devletin parçasıydı.
Sonra deprem oldu.
Ve birkaç günlüğüne dünyanın alıştığı çizgiler bulanıklaştı.
Amerikalılar yardım gönderdi.
Sovyetler yardım gönderdi.
Doğu Avrupa’dan yardım geldi.
Batı Avrupa’dan yardım geldi.
Türkiye yardım etti.
Japonya yardım etti.
OSCE kayıtlarına göre toplam 87 ülke para, malzeme veya insan gücü sağlayarak Üsküp’e destek verdi.
Bu sayıyı aklınızda tutun.
Çünkü Üsküp’ün bundan sonra neye dönüşeceğini anlamak için önemli.
Eylül 1963’te aralarında ABD, Sovyetler Birliği ve Türkiye’nin de bulunduğu onlarca ülke, Üsküp depremiyle ilgili uluslararası tedbirlerin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gündemine alınması için ortak girişimde bulundu. BM kayıtlarında bu ülkelerin isimlerini bugün hâlâ yan yana görebiliyorsunuz.

ABD.
SSCB.
Aynı belgede.
Henüz bir yıl önce Küba yüzünden birbirlerini nükleer silahla tehdit etmiş iki güç, şimdi aynı Balkan şehrinin yeniden ayağa kaldırılması için aynı dosyanın içindeydi.
Bu nedenle Üsküp’e daha sonra verilen “Uluslararası Dayanışma Şehri” tanımını yalnızca romantik bir slogan olarak görmek eksik kalır.
Şehir gerçekten de Soğuk Savaş’ın çok nadir görülen ortak çalışma alanlarından birine dönüşmüştü.
Fakat yardım kamyonlarının taşıyamayacağı bir şey vardı.
Bir şehir planı.
Çünkü enkaz kaldırılabilirdi.
İnsanlara geçici evler yapılabilirdi.
Yollar açılabilirdi.
Ama asıl soru ortada duruyordu:
Üsküp’ün yerine ne yapılacaktı?
Eski Üsküp mü?
Yoksa başka bir şey mi?
Bir şehri yeniden yapmak

Bir şehir büyük ölçüde yıkıldığında önünüzde tuhaf bir imkân belirir.
Trajik bir imkân.
Eskiyi yeniden kurabilirsiniz.
Ya da enkazı bir başlangıç noktası kabul edip bambaşka bir şehir tasarlayabilirsiniz.
1963 sonrasında Üsküp’te ikinci düşünce giderek ağır bastı.
Çünkü şehir zaten büyüyordu.
Yeni konutlara ihtiyaç vardı.
Ulaşım ağı yeniden kurulmalıydı.
Deprem güvenliği artık eski yöntemlerle ele alınamazdı.
Kamu yapıları, kültür kurumları, yeni iş alanları…
Ve bütün bunların üzerinde daha büyük bir fikir dolaşıyordu:
Madem yeniden yapacağız, neden geleceğin şehrini yapmayalım?
Bugün Kenzo Tange adı tam burada ortaya çıkıyor.
Hatta Üsküp hakkında internette biraz dolaşırsanız hikâyeyi aşağı yukarı şöyle duyarsınız:
1963’te deprem şehri yıktı.
Birleşmiş Milletler Kenzo Tange’yi çağırdı.
Japon mimar Üsküp’ü baştan tasarladı.
Bugünkü modern Üsküp doğdu.
Güzel hikâye.
Basit.
Hatırlaması kolay.
Ve tam da bu nedenle biraz şüpheli.
Çünkü tarih genellikle bu kadar düzgün cümleler kurmaz.
Üsküp’ü Kenzo Tange mi yaptı?

Kısa cevap:
Hayır.
Ama uzun cevap kısa cevaptan çok daha ilginç.
Depremden sonraki yeniden yapılanma Tange ortaya çıkmadan önce başlamıştı.
Yugoslav makamları, yerel plancılar, Birleşmiş Milletler uzmanları ve farklı ülkelerden şehircilik ekipleri yeni master plan üzerinde çalışıyordu. MoMA’nın yeniden yapılanma üzerine hazırladığı arşiv çalışmasına göre genel şehir planının geliştirilmesinde Yunanistan’dan Doxiadis Associates ile Polonyalı şehir plancısı Adolf Ciborowski gibi isimler de yer aldı.
Sonra sıra şehir merkezine geldi.
1965 yılında Birleşmiş Milletler destekli sınırlı bir uluslararası yarışma düzenlendi.
Sekiz ekip davet edildi.
Dördü Yugoslavya’dan.
Dördü yurtdışından.
Japonya’dan Kenzo Tange.
Hollanda’dan Van den Broek ve Bakema.
İtalya’dan Luigi Piccinato’nun ekibi.
ABD’den Maurice Rotival.
Yugoslav ekipler arasında ise Slovenya, Sırbistan, Makedonya ve Hırvatistan’dan mimarlar bulunuyordu.
Sonra jüri kararını verdi.
Ama yarışmanın tek bir kazananı olmadı.
Kenzo Tange’nin projesi birincilik ödülünün yüzde 60’ını aldı.
Zagrebli mimarlar Radovan Miščević ve Fedor Wenzler ise yüzde 40’ını.
Ardından farklı ekiplerin önerileri birlikte ele alınarak uygulanabilir şehir merkezi planı geliştirildi.
Yani “Kenzo Tange geldi ve Üsküp’ü yaptı” anlatısı doğru değil.
Ama işin garip tarafı şu:
Gerçek hikâye efsaneden daha iyi.

Çünkü ortada bir dahinin tek başına çizdiği şehir yok.
Depremle yıkılmış sosyalist bir Balkan başkentinde, Japon metabolizmi, Yugoslav modernizmi, Batılı şehircilik, Doğu Avrupa planlama geleneği ve Birleşmiş Milletler’in kalkınmacı şehir anlayışı aynı masaya oturuyor.
1960’ların ortasında.
Soğuk Savaş’ın tam içinde.
Ve ortaya oldukça tuhaf bir şey çıkıyor.
Bir kapı.
Bir duvar.
Şehir Kapısı

Kenzo Tange şehirleri yalnız bina kümeleri olarak görmüyordu.
Onun kuşağındaki Japon Metabolistleri için şehir yaşayan bir organizmaya daha çok benziyordu.
Büyüyebilir.
Yeni parçalar eklenebilir.
Ulaşım damarları vardır.
Merkezleri vardır.
Dönüşebilir.
Üsküp bu düşünceyi gerçek ölçekte denemek için neredeyse trajik biçimde uygun bir zemindi.
Tange’nin planındaki en güçlü fikirlerden biri City Gate, yani “Şehir Kapısı”ydı.
İsmi biraz yanıltıcı.
Ortada bildiğimiz anlamda bir kapı yoktu.
City Gate, şehre ulaşan demiryolu ve karayolu sistemlerinin büyük bir ulaşım düğümünde bir araya gelmesi fikriydi.
Trenden ineceksiniz.
Otobüse geçeceksiniz.
Yaya akslarıyla merkeze bağlanacaksınız.
Ofisler, ticaret alanları ve ulaşım farklı seviyelerde birbirinin içine geçecek.
Başka bir ifadeyle:
Şehre girdiğiniz anda şehir başlayacak.
Bugünkü Üsküp Ulaşım Merkezi ve yeni tren istasyonu, bu büyük fikrin fiziksel olarak gerçekleştirilen en önemli parçalarından biri oldu. Yeni istasyon 27 Temmuz 1981’de hizmete açıldı ve yapı doğrudan Tange’nin yeniden yapılanma vizyonunun izlerini taşıyor.
Fakat City Gate’in tamamı hiçbir zaman yapılmadı.
Maketlerdeki Üsküp ile gerçek Üsküp burada ayrılmaya başlıyor.
Sonra bir de duvar var.
Şehir Duvarı

Bir şehrin etrafına neden duvar yaparsınız?
Tarih boyunca cevabı basitti.
Korunmak için.
Üsküp’ün eski kalesi de aynı mantığın ürünüydü.
Fakat Tange’nin City Wall dediği şeyin askerlerle, surlarla veya savunmayla ilgisi yoktu.
Onun duvarı insanların evlerinden oluşacaktı.
Kent merkezini çevreleyen yüksek yoğunluklu konut blokları bir halka meydana getirecek ve şehir merkezine belirgin bir sınır verecekti.
Bugün hâlâ Üsküp merkezinde gördüğünüz City Wall konut blokları bu fikrin gerçekleşen tarafı.
Fakat burada da küçük bir ayrıntı var.
Tange genel formu ve planlama mantığını güçlü biçimde belirledi, ancak yapıların son uygulamaları yerel mimarlar tarafından geliştirildi. Güncel Docomomo araştırması da City Wall’un Tange’nin merkez planının en önemli unsurlarından biri olduğunu, sonraki süreçte yerel ekipler tarafından tamamlandığını gösteriyor.
Bu bize Üsküp hakkındaki başka bir miti de bozma fırsatı veriyor.
Bugünkü şehir bir Japon mimarın imzası değil.
Daha çok yarım kalmış bir ortak çalışma.
Ve bazen yarım kalan şeyler tamamlananlardan daha fazla iz bırakıyor.
Çünkü Tange’nin Üsküp’ü hiçbir zaman tam olarak yapılmadı.
Ama herkes şehir hakkında artık başka türlü düşünmeye başlamıştı.
Geleceğe benzeyen şehir

Sonraki yıllarda Üsküp’te ortaya çıkan yapılara bakınca bunu görebiliyorsunuz.
Büyük beton kütleler.
Köprü gibi çalışan yapılar.
Katmanlı dolaşım sistemleri.
Normal bir kamu binasından çok dev bir makineyi andıran kompleksler.
Bugün bu yapılara baktığımızda kolayca “brutalist” diyoruz.
Kelimeyi söyledikten sonra meseleyi çözdüğümüzü sanıyoruz.
Aslında pek çözmüyoruz.
Çünkü ham beton yalnızca estetik tercih değildi.
Dönemin modernizm anlayışının malzemelerinden biriydi.
Yapının ne olduğunu saklamamak.
Taşıyıcı sistemi göstermek.
Süs yerine strüktür.
Yeni toplum için yeni mimari.
MoMA’nın Yugoslav mimarlığı araştırmasında Üsküp, depremden sonra Demir Perde’nin iki tarafındaki mimarların üretim yaptığı adeta uluslararası bir mimarlık sergisi hâline gelmiş bir şehir olarak değerlendiriliyor. Tange’nin tasarımı yalnız kısmen uygulanmasına rağmen Japon Metabolizmi’nin ülke dışında büyük ölçekli uygulanmasının önemli örneklerinden biri hâline geldi; yeni yerel mimar kuşağı da bu ortamda özgün yapılar geliştirdi.
Bir düşünün.
1963’te enkaz altında kalmış bir şehir.
Birkaç yıl sonra dünya mimarlığının deney alanlarından biri.
Üsküp artık yalnızca Üsküp değildi.
Bir fikirdi.
Belki de tam burada Yugoslavya’nın politik konumuyla mimarlık birbirine dokunuyordu.
Sovyet değildi.
Batılı da değildi.
Tam olarak ikisinin arasında da değildi.
Kendisine ait bir yol arıyordu.
Üsküp’ün yeni mimarisi de aynı şeyi yapıyordu.
Ama yeni şehir kurulurken geride çok eski bir şehir hâlâ duruyordu.
Vardar’ın karşısında.
Eski Üsküp ölmemişti

Taş Köprü’den kuzeye doğru geçin.
Bir anda hikâye değişir.
Geniş modernist aksların yerini dar sokaklar almaya başlar.
Çarşı.
Mustafa Paşa Camii.
Davut Paşa Hamamı.
Çifte Hamam.
Hanlar.
Bedesten.
Kale.
Burası 1963’te doğmadı.
Yüzyıllardır oradaydı.
Ve ilginç biçimde Eski Çarşı’nın önemli bölümü depremden, şehrin modern kesimlerine kıyasla daha sınırlı hasarla çıktı. Deprem sonrası planlamada çarşı ayrıca korunacak tarihî alan olarak ele alındı; 1967’de koruma için ayrı bir çalışma geliştirildi.
Fakat burada fiziksel korumadan daha ilginç bir mesele var.
Bir şehir yeniden kurulurken yalnızca hangi binaların yaşayacağına karar vermezsiniz.
Hangi geçmişin yaşayacağına da karar verirsiniz.
Bu çok daha politik bir seçimdir.
Üsküp’ün kuzeyindeki Osmanlı şehir dokusu korunuyordu.
Ama yeni Yugoslav başkentinin ana görsel dili o değildi.
Yeni merkez başka bir şey söylüyordu:
Biz geçmişe dönmüyoruz.
İleri gidiyoruz.
MoMA için hazırlanan yeniden yapılanma değerlendirmesinde de Osmanlı Çarşısı’nın korunmasına rağmen eski ve yeni şehir arasında belirgin bir kültürel ve mekânsal ayrım oluştuğuna dikkat çekiliyor.
Sonra yıllar geçti.
Ve Üsküp bir gün tekrar geçmişe bakmaya karar verdi.
Ama bu defa baktığı geçmiş başka bir geçmişti.
Bir şehre geçmiş inşa etmek

Yugoslavya parçalanıyor.
Makedonya bağımsızlığını ilan ediyor.
Silahlı çatışma açısından Yugoslavya’nın diğer bazı cumhuriyetlerinin yaşadığı felaketi yaşamadan bağımsız oluyor.
Fakat yeni ülkenin önünde alışılmadık bir problem var.
Adı bile tartışmalı.
“Makedonya” kelimesi Yunanistan’la uzun yıllar sürecek diplomatik anlaşmazlığın merkezinde.
Bayrak tartışılıyor.
Tarih tartışılıyor.
Dil tartışılıyor.
Kimlik tartışılıyor.
Antik Makedonya ile modern Makedon kimliği arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı tartışılıyor.
Bir devlet için bunlar yalnız akademisyenlerin konuşacağı meseleler değildir.
Çünkü devletlerin de insanlara benzeyen bir tarafı var.
Kendileri hakkında bir hikâye anlatmaları gerekir.
Biz kimiz?
Nereden geldik?
Bizi diğerlerinden ayıran nedir?
Ve bazen bu hikâyeyi kitaplara değil…
şehirlere yazarsınız.
2010’da kamuoyuna tanıtılan Skopje 2014 tam olarak böyle bir girişimdi.
Kent merkezi yeni kamu binalarıyla değişmeye başladı.
Neoklasik ve barok görünümlü cepheler ortaya çıktı.
Heykeller dikildi.
Köprüler heykellerle dolduruldu.
Var olan modernist yapıların bazı cepheleri yeni tarihselci kabuklarla kaplandı.
Alexander figürü merkeze yerleşti.
Ulusal kahramanlar taş ve bronz hâlinde şehrin sokaklarına dağıldı.
Bir araştırmaya göre proje 25’in üzerinde yeni neoklasik/barok yapı ve 150’den fazla anıt ve heykeli kapsıyordu. Başlangıçtan itibaren yalnız mimari değil; kimlik, milliyetçilik, iktidar ve kamusal alan tartışmalarının merkezine oturdu.
Burada çok ilginç bir tersine dönüş gerçekleşti.
1963 sonrasında Üsküp’ün üzerine gelecek inşa edilmişti.
2010’dan sonra ise o geleceğin üzerine geçmiş inşa edilmeye başlandı.
Üstelik sıradan bir geçmiş değil.
Seçilmiş bir geçmiş.
İstenen bir geçmiş.
Şehrin hangi hikâyeyi anlatacağına dair yeni bir karar.
2024’te yayımlanan güncel bir çalışma Skopje 2014’ü, Kuzey Makedonya’nın kendisini hem kendi vatandaşlarına hem dış dünyaya nasıl göstermek istediğiyle bağlantılı bir kimlik güvenliği girişimi olarak inceliyor; neoklasik dönüşümün beklenen birlik yerine ciddi iç politik çatışmalar ürettiğine dikkat çekiyor.
Yani Üsküp’te binalara baktığınızda aslında yalnız mimarlık görmüyorsunuz.
Birbirleriyle tartışan dönemler görüyorsunuz.
Birkaç yüz metrede birkaç yüzyıl

Belki Üsküp’ün en ilginç tarafı bu.
Taş Köprü’nün üzerinde durup çevrenize baktığınızda birkaç yüz metre içerisinde birbirinden tamamen farklı tarih anlayışlarını görebiliyorsunuz.
Bir tarafta Osmanlı Çarşısı.
Öte tarafta Yugoslav modernizmi.
Biraz ileride Kenzo Tange’nin City Wall’u.
Başka bir yönde Skopje 2014’ün sütunları ve heykelleri.
Hepsi aynı şehirde.
Birbirlerine birkaç dakikalık yürüme mesafesinde.
Ama aynı geçmişi anlatmıyorlar.
Hatta bazen birbirlerinin anlattığı geçmişi reddediyorlar.
Osmanlı Üsküp’ü size ticaret yollarının, vakıfların ve Balkan şehir hayatının dünyasını anlatıyor.
Yugoslav Üsküp’ü ilerleme, modernleşme ve sosyalist gelecek fikrini.
Tange’nin Üsküp’ü şehrin değişebilen bir organizma olduğunu söylüyor.
Skopje 2014 ise ulusun köklerini taş ve bronz üzerinden görünür hâle getirmeye çalışıyor.
Aynı meydan.
Farklı zamanlar.
Bu nedenle Üsküp bazen mimari olarak “uyumsuz” görünüyor.
Belki sorun Üsküp’te değil.
Biz şehirlerden tek bir hikâye anlatmalarını bekliyoruz.
Üsküp anlatmıyor.
Şimdi tekrar saate dönelim

Eski tren istasyonunun önündeyiz.
Saat hâlâ 05.17.
İlk geldiğimizde bu saatin anlamını bilmiyorduk.
Şimdi biliyoruz.
Fakat artık biraz daha fazlasını da biliyoruz.
O iki ibrenin bir tarafında başka bir Üsküp var.
Osmanlı’dan kalan çarşı.
Krallık Yugoslavyası.
Savaşlar.
Erken sosyalist dönem.
26 Temmuz sabahının insanları.
Diğer tarafında ise henüz yapılmamış bir şehir.
Birleşmiş Milletler uzmanları.
87 ülkenin yardımı.
Doxiadis.
Ciborowski.
Miščević.
Wenzler.
Kenzo Tange.
City Gate.
City Wall.
Yeni tren istasyonu.
Beton.
Yugoslav modernizmi.
Bağımsızlık.
İsim tartışması.
Skopje 2014.
Ve sonunda Kuzey Makedonya’nın bugünkü başkenti.
Bunların hiçbiri saat durduğu anda henüz yoktu.
Belki de bu yüzden Üsküp’teki saatin tamir edilmemesi doğru bir karar.
Çünkü bazı şeyler çalışmadıkları zaman daha fazla şey anlatır.
Ama burada küçük bir problem var.
Yıllardır o saat için “deprem Üsküp’te zamanı durdurdu” deniyor.
Bence tam tersi.
Deprem zamanı durdurmadı.
Saat durdu.
Üsküp hızlandı.
Birkaç saniye içerisinde geçmişinden koparılan şehir, bir anda dünyanın nasıl bir gelecek istediğini tartıştığı yere dönüştü.
Amerikalılar geldi.
Sovyetler geldi.
Birleşmiş Milletler geldi.
Japon mimarlar geldi.
Yugoslav plancılar geldi.
Herkes Üsküp’ün nasıl yeniden kurulacağı hakkında bir şey söyledi.
Yarım yüzyıl sonra başka bir iktidar geldi ve bu defa şehrin geçmişinin nasıl görünmesi gerektiğine dair başka bir şey söyledi.
Belki de Üsküp’ün hikâyesindeki asıl mesele deprem değildir.
Kenzo Tange de değildir.
Brutalizm hiç değildir.
Asıl mesele daha basit.
Bir şehrin hikâyesini kim yazar?
Onu ilk kuranlar mı?
Fethedenler mi?
Orada yaşayanlar mı?
Yıkan felaketler mi?
Yeniden yapan mimarlar mı?
Devlet mi?
Yoksa geriye ne kaldığına bakıp bütün bunlardan bir anlam çıkarmaya çalışan bizler mi?
Üsküp bu soruya tek bir cevap vermiyor.
Onun yerine bütün cevapları aynı yerde bırakıyor.
Çarşıyı da.
Betonu da.
Heykelleri de.
Ve eski tren istasyonunun üzerindeki o saati de.
05.17.
Saat altmış üç yıldır ilerlemiyor.
Ama belki de görevini hâlâ kusursuz biçimde yapıyor.
Çünkü bize saatin kaç olduğunu göstermiyor.
Bir şehrin ne zaman başka bir şehre dönüşmeye başladığını gösteriyor.
